İstanbul’da kaybolan müzik kültürüne ağıt: ‘Köprüyü geçmek’ neden bu kadar zorlaştı?

Fatih Akın’ın İstanbul’un havasını yaşamında bir kez bile olsun bile soluyan herkeste devasa izler bırakan filmi “İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek”, 19 yıl sonra 4K restorasyonuyla MUBI’de gösterime girdi. Bu filmi ilk gençlik yıllarımda izlerken büyüsüne kapıldığım için haberi duyduğumda oldukça heyecanlandım.

Fatih Akın, yıllar sonra yeniden izleyicinin karşısına çıkacak film için şunları söylüyor: “Bu belgesel, İstanbul’da neyin kaybolduğunu hatırlatabilir. Ayrıca Türkiye’de 20 yıl önceki ivmenin net bir portresini veriyor. Belgesel, kültürel ifadenin ve özgürlüğün önemini vurguluyor. Bunu tekrar geniş bir kitleye sunmayı sabırsızlıkla bekliyorum.”

Evet, işe belki de buradan başlamak lazım: Kültürel ifade ve özgürlük. Düşününce uzun zamandır zihin dünyamızda “Nerede o eski İstanbul?” gibi bir cümlenin nasıl müthiş yer ettiğini daha iyi anlayabiliyoruz. Sahiden ne oldu o İstanbul’a? Mesele yalnızca basit bir kültür meselesi mi ya da kana susamış bir canavar o eski İstanbul’umuzu alıp götürdü mü bizden? Nasıl kayboldu ‘gözbebeğimiz’ (!) gibi baktığımız bu harika şehir? Ve en önemli soru: Sokak müzisyenleri neden zabıta ve belediyelerin halk düşmanı yöntemleriyle yeryüzünün canlı sokaklarından metroların yeraltındaki karanlık köşelerine kovuldu?

Baba Zula

ENTERNASYONAL BİR MÜZİK LABORATUVARI

İstanbul’a ilk kez 2014 yılında üniversite okumak için gelmiştim. Müziğe müthiş ilgi duyan, aklı beş karış havada bir genç olarak şehrin büyüsüne kapılırken daha ilk haftamda fark ettiğim şey sokak müzisyenleriydi. Özellikle Taksim’den Galata’ya arkadaşlarımla ilk kez yürüdüğüm günleri hatırlıyorum. Tarihi binaların haşmetinden gözümü alamadığım için kafamı sürekli gökyüzüne çevirip duruyordum. Yeryüzüne her baktığımdaysa neredeyse 15 dakikada bir sokak müzisyeniyle karşılaşıyordum. Hatta hiç unutmuyorum; bir gün ülke ülke gezen bir İtalyan çocukla karşılaşmıştık. Elinde gitarıyla Suriye Pasajı’nın önünde harika bir Akdeniz şarkısı çalıyordu. Daha bir hafta öncesinde Kolombiya’daymış. Evet, eskiden İstanbul’da sadece Türkçe konuşan ve şarkı söyleyen sokak müzisyenleri yoktu. İstiklal Caddesi enternasyonal bir müzik laboratuvarı gibiydi. Kaldı ki sözünü ettiğimiz yıllar İstanbul’daki vahşet dolu beton istilasının görece iyice yerleştiği ve kendisini hissettirmeye başladığı yıllardı. Kim bilir 2000’lerin başında nasıl bir atmosfer vardı Galata sokaklarında? Fatih Akın’ın hafızalardan çıkmayan bu belgeseli tam da o yıllarda üretmiş olması tesadüf değil bu yüzden.

“İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek”, Fatih Akın’ın “Duvara Karşı” (2004) filmi için müzik seçimleri sırasında şekilleniyor. “Duvara Karşı” ile büyük bir başarı elde ettikten sonra bir sonraki filmi olarak düşündüğü “Soul Kitchen” (2009) projesini bir süreliğine rafa kaldıran Akın, İstanbul’un müzik kültürünü ele alan bir belgesel yapmaya karar veriyor.

Aynur

KÖPRÜYÜ GEÇMEK

Filmin yapımcılarından Klaus Maeck ve Akın, “Duvara Karşı”da İstanbul Boğazı manzarası eşliğindeki o unutulmaz Türk Sanat Müziği sahnelerini planlarken müzisyen arayışındadır. Einstürzende Neubaten grubunun basçısı Alexander Hacke ile anlaşan ekip daha sonra Selim Sesler’i de kadroya dahil eder. Hacke ve Sesler birbirlerinin dilini bilmemelerine rağmen müzik aracılığıyla öyle iyi bir etkileşim kurarlar ki, bu durum tam da filmin ana fikrini oluşturacak bir nitelik kazanmaya başlar. Her türlü kültürel yahut dilsel engele rağmen müzik ile birbirini anlamak, iletişim kurmak ve birbirini dinlemek… Belgesele de ismini verecek bir merkezi duygu bu oluyor böylece: Köprüyü geçmek. Bu anlamda Doğu ve Batı kültürlerini temsil eden müzik türlerinin İstanbul’un karakterini nasıl şekillendirdiğine şahit oluyoruz film boyunca.

Yıllar sonra bu harika belgesel hakkında yeniden düşünürken, “Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir” (İmre Azem, 2012) filmini de aklıma getirmeden edemedim. Yazının başında Fatih Akın’ın sözleriyle vurguladığımız o kültürel ifadenin ve özgürlüğün neden ortadan kaybolduğunu çok daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor “Ekümenopolis”. Şehirde gökyüzünü aşan beton binalar yükseldikçe, para baronu inşaat züppeleri halkın yaşam alanlarını katlettikçe insanların birbirine duyduğun tahammül seviyesi de azaldı. Birbirimizle kuruduğumuz her türlü iletişim yöntemini yavaş yavaş terk edip internet üzerinde şekillenen sosyal ağlarla kabuğumuza çekildik. Konut fiyatlarıyla adeta yaşamını sürekli tehdit altında geçiren çalışan/yoksul kesim, şehrin en ücra köşelerinde iğrenç betonların ve güvenlikli sitelerin arasında yaşamaya zorlandı. Müzik kültürünün teknolojik dönüşümünü de burada es geçmemek gerekiyor. Şarkı dinlemek için artık sokaklarda gezmemize gerek kalmadı Spotify sayesinde. Bu yüzden olacak ki artık sokaklarda müzisyen gördüğümüzde sakince bir kenara oturup çevremizdekilerle sohbet ederek eğlenmek yerine hemen cep telefonlarımıza sarılıp Instagram hikayesi için malzeme toplamaya çalışıyoruz. Burada teknolojiye karamsar bakmadığımı özellikle vurgulamak istiyorum. Sonuçta eğer o teknoloji olmasaydı biz “İstanbul Hatırası”nı bunca yıl sonra 4k restorasyonuyla izleyemiyor olacaktık.

Mercan Dede

Fakat İstanbul’un müzik ve sanat kültürü söz konusu olduğunda kaybettiğimiz şeyler o kadar fazla ki. Bununla ilgili üzüntüye kapılmadan edemiyor insan. Yine de her şeye rağmen “İstanbul Hatırası”nı 19 yıl sonra yeniden izledikten sonra dünyanın gidişatı hakkında az da olsa bir umut sahibi olabiliriz. Bugünlerde çokça gündemde olan o meşhur ‘kültür savaşları’nın sığ limanından uzaklaşıp kaybettiğimiz ama her an geri gelme ihtimali olan iletişim özgürlüğünü yeniden yakalayabiliriz hissine kapılıyorum. Çünkü filmdeki müzisyenlerin tavrı, yeteneği, konuşmaları ve açıklamaları bu toprağın insanına dair umudumu artırıyor. Biz her ne kadar kıymetini bilmesek bile; Sezen Aksu dinleyince de, Duman dinleyince de, Ceza dinleyince de, Replikas dinleyince de, Aynur dinleyince de, Selim Sesler dinleyince de yahut Siya Siyabend dinleyince de hep aynı yöne bakıyoruz. Bu çok kültürlülüğü birileri sürekli görmezden gelip alaşağı etmek istiyor olabilir. Hatta bunda bir noktaya kadar başarılı bile oldular. Fakat günün sonunda hangimiz kötü dönemlerden geçmiyoruz ki? Hangimizin hayatında inişli çıkışlı bir dolu değişim ve acı yer almıyor ki? Hangimiz sancılı dönemlerin pençesinde debelenip durmuyoruz ki? İstanbul’da müzik kültürü şimdi eskisi kadar büyüleyici hissettirmese bile elbet bir gün yeniden ayağa kalkacaktır. Sonuçta Anadolu’daki binlerce yıllık hikaye anlatma geleneğinin bir devamından söz ediyoruz. Çünkü müzikle aynı duygularda harmanlanıp ortak dertlerimizi ve sorunlarımızı daha iyi keşfedebiliyoruz. Belki de bu anlamda toplumsal bir iyileşmenin ve adalet arayışının en müthiş silahıdır müzik. “İstanbul Hatırası”nı yıllar sonra izledikten sonra kaybettiklerimize üzülebiliriz ama geleceğe dair devasa bir umut da kazanıyoruz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir